http://www.multibabydoll.com/wp-content/uploads/2014/04/x_84ab87b2.jpg

En cool kahramanlar: The Boondock Saints

Hayatımın tüm filmlerinin 90′lı yıllarda çekilmiş olması bir tesadüf olamaz diye düşünüyorum. The Fifth Element, The Crow, Jackie Brown ya da The Usual Suspects gibi favori filmlerimi düşündüğümde haklı olarak bu sonuca varıyorum.

90′lar estetiğini son anda yakalamış olan 1999 tarihli The Boondock Saints‘e hayran olmamın temel sebeplerinden biri de buydu işte.

 

 CLICK HERE FOR THE ENGLISH VERSİON!

Ama dürüst olmak gerekirse, birden aklıma esip izlediğim güne kadar hep bir şekilde burun kıvırdığım bir filmdi. Lise yıllarımda, sinema tarihi dersi de alıyor olmanın verdiği hava ile; film sayfalarında ya da forumlarında çok zaman harcadığım vakitlerde en çok bu filmden replikler paylaşılır, herkes de “aaa Şehrin Azizleri, üff mükemmel film” diye yazar dururdu. Benim ise artık “herkes seviyorsa kesin berbat bir film” düşüncemden dolayı mı yoksa gerçekten çok fazla “piyasa” işlere prim vermemden dolayı mıdır bilinmez, nerede karşıma çıksa gözlerimi devirip geçtiğim bir filmdi The Boondock Saints. Kaldı ki, bahsi geçen bu sayfalarda kullanılan; ciddi ötesi temsili resimlerinden olsa gerek, sert ve sıkıcı film imajı vardı gözümde.

 

 

Derken benim bu filmle kah sinema dergilerinde kah forumlarda karşılaşmamın üzerinden yaklaşık 5 yıl geçti ve beklentilerimi sıfıra indirip izlemeye karar verdim. Sonuç: Tabii ki de nefessiz izledim, hatta dondum kaldım. Sonra da devasa bir fanatik kitlesinin olduğunu keşfettiğimde duygularıma bir de hayranlık eklendi sanırım.

İlk olarak ana karakterlerin İrlandalı olması bile, 7-0 önde başlamalarına neden oldu gözümde. (İzlediğim her yapımda İrlandalıları tutan bir insan olarak…) İşte o aradığım 90′lar estetiği her yerde. Doygun renk tonları, 90′lı yılların o pervasız ve cool havası ve tabii ki o yılların güzel giyim tarzı…

 

 

Giyim tarzı demişken, siyah palto kadar güzel bir şey olmadığının altını çizmek isterim, öhöm…

 

 

Connor ve Murphy MacManus (öhömm 2) potansiyellerini boşu boşuna bir et fabrikasında harcayan çift yumurta ikizi kardeşler . Gündüzleri çalışmakla geceleri ise içki ve kavgayla geçiyor (işte gerçek İrlanda kültürü diye buna denir!) Derken, müdavimleri oldukları pub için Rus mafyasından bir iki adamla başları derde girince olan oluyor, durumu kendilerini Aziz ilan etmeye vardırıp (ki şehir de bunu destekliyor, ilk vukuatlarında gazetede aziz ilan edilmek, vay anasını!!!) şehirdeki suçluları dualar eşliğinde infaz etmeye başlıyorlar. Bir süre sonra kendisine hakim olamayan arkadaşları Rocco‘yu da yanlarına almalarıyla birlikte işler daha da eğlenceli bir hal almaya başlıyor. Ama filmin asıl tadı, Azizlerin peşindeki FBI ajanı Paul Smecker‘ın tek tek olayları kendi gözünden anlattığı sahnelerde. Bundan sonrasını anlatmam fazlasıyla spoiler vermem demek olabilir o yüzden havadan sudan konuşmaya başlamasam da, konusu hakkında söyleyebileceklerim şimdilik bu kadar.

 

 

Filmdeki tüm oyuncuların arasındaki kimya o kadar iyi ki, film zaten sizi sırf bu özelliğiyle dahi alıp götürüyor. Ama tabii ki her sevdiğim filmde olduğu gibi bu filmde de beni en çok etkileyen özellik soundtrack albümü oldu. Uzun süredir playlist’imi işgal eden bu parçalar o kadar doğru sahnelerde yer alıyor ki, gaza gelmemek mümkün değil.

 

 

Filme bu kadar hayran kaldıktan sonraki evre, filmin fanatik kitlesini görmek oldu. İzleyende bir yayma, başka insanlarla paylaşma isteği de doğuruyor zira. Bunda en büyük etken insanın bir nevi kendi ahlak anlayışını sorgulaması. Katiller yüceltilmemeli ama asıl insanın doğasında olanın, adaletin kısasa kısas mantığıyla işlemesi yönünde olduğuna inanıyorum. Zaten filmin sonundaki Natural Born Killers havası katan kurmaca röportajlar da etik ile insan doğasının çakışmasını en güzel şekilde kanıtlar nitelikte. Bir kısmı en içten şekilde bunu desteklerken, bir diğeri bunun daha da vahşileşmek olabileceğini düşünüp karşı çıkıyor. “Nasıl olur da hem hakim hem savcı olabiliyorlar?”

 

Halbuki ben bu kediyi çok sevmiştim.

 

Yine de ben her toplum (bazıları toplumlar daha da öncelikli olmak üzere) için gerekli olan bir ikili olduklarını düşünüyorum, filmi izleyen hemen herkesin de sonradan belirttiği gibi.  Hangimiz yaşanan onca vahşi olayın kısasa kısas şeklinde sonuçlanması isteğinde olmadık ki zaman zaman?

Film resmen salgın haline gelerek kült olmuş gibi. DVD’si çıktığı ilk sene epik bir satış rakamına ulaşmış. Ama hayranlarının ne kadar ileri gidebildiği konusunda beni en çok güldüren olay, bilimum film indirme sitelerinde filmleri paylaşan insanların, her alakasız filmin başlığının altına bu filmi yüklemesi. Diyelim ki Snatch adlı filmi mi indirdiniz? İçinden The Boondock Saints çıkıyor. Diyelim ki Green Street Hooligans indirdiniz, içinden yine The Boondock Saints çıkıyor! İşte fanatiklik diye buna derim!

 

 

Ama olay tabii ki sadece bu değil. Filmin aklınıza gelebilecek her türlü ürünü var. Çakmaklar, iskambil kağıtları, puzzle’lar, yüzükler,bileklikler, tişörtler, hatta elbiseler, vanslar, hatta ve hatta sörf tahtaları hatta ve de hatta eteğinde iki kardeşin basılı olduğu elbiseler, iç giyim ürünleri… Action Figure’leri de geçmemek gerek!

İnsanlar abartmış derken aslında ciddiydim.

 

Tabii içlerinde benim de çok etkilenip aldığım ürünler oldu. Hayatımdaki en önemli insanlardan birine hediye etmek için aldığım The Boondock Saints kupası bence şu dünya üzerinde yapılmış en şukela kupa. Şiir gibi, bakıp bakıp durmaktan kendimizi alıkoyamıyoruz.

 

 

Ama hakkını vermek gerek şimdi, masa lambası da oldukça mükemmel. Bundan sonraki adımım masa lambasını almak üzere olabilir.

 

Çizgiromanları da ayrı güzel görünüyor.

 

Tabii MacManus kardeşlerin ellerinde bulunan Veritas- Aequitas dövmeleri de başka bir fenomen konumunda. Hakikat anlamına gelen Veritas ve adalet anlamına gelen Aequitas hayranlar arasında oldukça popüler durumda. Ama olayı abartıp direkt favori sahnelerini portre halinde dövme yaptıranlar da yok değil. Hatta komple vücut boyamayı tercih edenler de!

 

 

Comic-Con başta olmak üzere, düzenlenen pek çok panelde her yıl onlarca şehirde on binlerce fanlarıyla biraraya geliyorlar. Hani bazen “tamam ama abartmıyor musunuz sizce de?” der gibi olmuyor değilim, ama düzenlenen panellerde hayranların tepkilerine bakınca sadece bakakalıyorum. Hani zannedersiniz bir tür konserdeler; çığlıklar, hediyeler havalarda uçuşuyor. Hatta ağlama krizine girenler…

 

 

Böylesine çılgın bir taraftar kitlesi edinmiş filmin yapımı ise hayli ilginç. Film sadece 32 günde çekilmiş. Filmin yönetmeni olan Troy Duffy aslında kendisine ait bir müzik grubu olan ve ek olarak barmenlik yapan ama senaryo/yönetmenlik olaylarına da ilgili olan birisi. Kardeşiyle paylaştıkları apartman dairesinde, hem yaşadıkları apartmanın illegal işlere ev sahipliği yapması hem de akıllarına buna benzer bir fikir gelmesinden ilhamla bu senaryoyu yazıyor. Senaryoyu aslında pek çok stüdyo kabul ediyor ancak mutlaka anlaşamadıkları bir konu oluyor. Ya zaman ya da senaryoda değişiklik yapılması gibi… En sonunda bir stüdyoyla anlaşıyorlar ve filmi çekiyorlar. Hatta ilk film denemesiyle bu denli başarılı olan Troy Duffy üzerine bir belgesel dahi çekiliyor.

 

 

Murphy ve Connor rolleri için ilk başta Mark Wahlberg ve Stephen Dorff düşünülmüş. (Boyları 1.70’i geçemeyen iki kardeş birden mi? Oh, yo hayır!) Neyse ki daha akla gelebilecek pek çok isimden (Ewan McGregor ya da Brendan Fraser alır mıydınız?) sonra roller Duffy’nin istediği gibi, daha filmdeki karakterlere daha benzer,biraz daha sokak kültürüne yakın; hem de gerçekten İrlandalı olan isimlere gitmiş.

 

Connor Macmanus rolündeki Sean Patrick Flanery aslında Toyota Grand Prix’yi falan kazanmış profesyonel bir otomobil yarışçısı. Hatta siyah kuşaklı bir Uzakdoğu sporları dövüş ustası (hocalığını da yapmışlığı var).

 

Nitekim Murphy Macmanus rolündeki Norman Reedus da uzun süre Harley Davidson’da çalışmış, sonra fotoğrafçılık ve ressamlığa girişmiş, Prada başta olmak üzere pek çok marka için çalışmış model.

 

 

Kısaca her ikisi de bu filme kadar oyunculuğu olsa olsa hobi olarak yürüten tipler, kendilerinden önce düşünülen isimlerle kıyaslandıklarında hiç şansları yokmuş gibi düşünülürken seçilmiş isimler. Ama iyi ki böyle olmuş, zira kafamda bu ikisinden başka kişiyi kardeş rolünde düşünemiyorum. Seyircinin de bu kadar benimsemesinin nedeni bu bence. Hem sevimli (görüntü kısmına değinmeyeceğim, öhöm…) hem de durup dururken kendilerini Aziz ilan edebilecek ruhsal yapıdaymış gibi; doğal gelmeleri olsa gerek.

 

Sırf şunu yaptıkları için bile benden 10 puan!

 

 

Rocco karakteri kendisinden ilhamla yazılan David Della Rocco ve dedektif rolündeki Willem Dafoe’nin harika oyunculuklarına değinmiyorum dahi. “There was a firefight!” sahnesi pek çok geyiğe konu olmuş durumda. Daha hangi sahnesi ele alınmalı, hangi sekansı övülmeli bilmiyorum. Zira sinematografik açıdan herbiri beni ayrı etkileyen sahneleri, okuduğum onca yoruma bakılacak olursa sadece beni değil herkesi etkilemiş.

 

 

Neyse ki tadı damağınızda kalmıyor, tam 10 yıl aradan sonra gelmiş olan bir de ikinci film var, The Boondock Saints II: All Saints Day adında. Yine bir başka şaşırtan nokta daha ortaya çıkıyor burada, çoğu başarısız devam filminin aksine bu da en az ilk filmi kadar başarılı. Bariz şekilde farkedilen Volvo sponsorluğunun da gösterdiği gibi, bu defa işleri büyüttükleri bir gerçek. Ama 10 yıllık ara gerçek zaman dilimine yayılmış hissi verdiğinden hem hiç rahatsız etmiyor, hem de yeni katılan karakterler sırıtmıyor. Komedi dozajı da aksiyon dozajı da yine yerli yerinde. Şahsen ben, bu filmde de oldukça güldüm.

 

 

Kaldı ki, ikinci film de gayet makul bir şekilde bitiyor, ama 3. Filme resmen ardına kadar açık bir kapı bırakarak. Spoiler vermemem gerektiğinden (aslında tumblr’da dönen onca gifset’ten, twitter’da dönen onca replikten filmde ne olup bittiğini izlemeyen dahi biliyordur ama olsun) ne olduğunu tam olarak söyleyememekle birlikte, oldukça heyecanlı bir final yaptığını belirtmekte yarar var. Soundtrack’I yine ilk film kadar aşmış durumda, final için de The Skids klasiği The Saints Are Coming parçasından daha iyi bir seçim olamazdı.

 

 

3. filme gelince, herkesin umudu bir 10 yıl daha beklememek. Hoş, 10 yıl daha geçse yine izlenir ama tabii mümkünse en yakın zamanda Macmanus kardeşleri tekrardan görelim. Yine de gelişmelere bakılırsa 3. filmin gelmesi çok yakın, çünkü yönetmen Troy Duffy neredeyse sayfa sayfa twitter’dan senaryoyu paylaşıyor (adamcağız baskılara dayanamayıp çalıştığının kanıtı olarak mı gösteriyor bunları acaba?) Bununla birlikte bir sürpriz daha var, The Boondock Saints TV dizisi olarak gelebilir. Bu haber hayranlarını oldukça heyecanlandırsa da, herkes bir konuda hemfikir: Farklı bir kadroyla bunu TV’de izlemeye kimse sıcak bakmıyor!

 

3. Film için herkes duacı.

 

Her ne olursa olsun bir şekilde bu film bir efsane olarak çoktan ölümsüzleşti bile. Yani bu yazıyı yazmadan önce bir fikir alayım diye şöyle bir bakındığım yorumlarda rastladığım “patlayana kadar izleyeceğim”, “obsesif olduğum film…”,adam gibi film” şeklinde giden demeçler yanılıyor olamaz. Çoğu insan bu filmi tanımlamak için kelime bulamamış ve en uygun tanımın “cool” olduğuna karar vermiş.

 

 

Sahiden ben de bu filmi bir tek o kelimeyle tanımlayabilirim, zira izlediğim en cool film bu olsa gerek. Bu arada iyi ki bir film hakkındaki önyargımı daha kırmışım, yoksa ne böylesine havalı, pervasız ve eğlenceli bir filmle tanışabilecek ne de henüz 28 yaşındaki bir yönetmenin küçük imkanlarla neler başarabildiğini görebilecektim…

 

https://instagram.com/multibabydoll/

https://twitter.com/multibabydoll_

https://www.facebook.com/Multibabydoll/

MÜŞRA DEMİR

Paylaş...Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Pin on PinterestShare on TumblrShare on VKEmail this to someone




There are no comments

Add yours