http://www.multibabydoll.com/wp-content/uploads/2014/04/nymphomaniaclarge-1050x563.jpg

Ooo Lars, alırım bir dal…

Keşke böyle bir cümleyle başlamasam yazıya ama mecburum. “Uzun süredir izlemeyi dört gözle beklediğim bir filmdi Nymphomaniac.” Evet işte tüm olay bu. Lars Von Trier abimizi zaten sever sayarım, gözümde modellikte bir Gisele Bundchen, müzikte bir Soundgarden neyse odur. Cool’dur, bir duruşu vardır, aslında gösterdiği kadar soğuk ve hastalıklı değil aksine eğlenceli bir beyindir. (Bilmem anlatabildim mi?)

Joe da susuyorsa hep asaletinden arkadaşlar…

Bu filmi bu kadar beklememin nedenleri ise hem en bilinen nedenler hem de kişisel nedenler. Bir kere kadroda Stellan Skarsgård, Charlotte Gainsbourg, Willem Dafoe isimlerini görür görmez “ooooo, alırım bir dal…”  olmadım değil. E Lars faktöründen bahsetmiştik. Konu daha önce işlenmemiş bir konu değil ama yaratılacak atmosferin hem oyuncular hem yönetmen düşünüldüğünde az çok ne kadar etkileyici olduğu da anlaşılabiliyor…

Bir de vizyona girmeden önce yayınlanan teaser’larının etkileyiciliği de var hesapta. Rammstein’dan Führe Mich ‘in çalması bile benim kafamda direkt + puanların uçuşmasına sebep oluyor. (Zaten filmin soundtrack albümü totalde kusursuz.)

Lars ile Uykudan Önce.

Hasta olmanın ve bu defa yatıp dinlenmeye mecbur olmanın etkisiyle en sonunda Nymphomaniac için zaman yaratmış oldum.

Şimdi yazının bundan sonrası zaman zaman spoiler içerebilir.

Evet filmin başlarında tekrar bir Führe Mich duymakla havaya girdim. Vol.I’de ilerledikçe şaşırdım. Film beklediğim, tahmin ettiğim gibi değildi kesinlikle. Evet Lars yine ters köşeye yatırmıştı. Hikayenin anlatımına tek kelimeyle bayıldım. Ana karakterimiz Joe’nun gençliğini canlandıran Stacy Martin’e de ayrı bir hayran kaldım. Ayaklı karizma kütlesi Charlotte’ın gençliği için harika bir seçim olmuş.

Filmde beni tek rahatsız edecek kısmın Shia LaBeouf olacağından emindim, neyse ki o kadar da rahatsız etmedi. Başkası oynasa olur muydu ama? Pekala olurdu. Sanırım beni rahatsız eden o çocuğun “arıza ama yetenekli aktör” damgasını yemek için kendisini yırtıp parçalaması. Kaldı ki, Jerome karakteri de Shia kadar rahatsız edici. En azından beni oldukça rahatsız etti. Kendisine filmde üzülmek şöyle dursun, Joe’nun evi terk etmesine dahi alkış tutacaktım. Jerome benim gözümde en başından beri Joe’nun yarısı kadar bile güçlü bir karakter değildi. Bildiğiniz mahalleden bir Kaan, bir Berk, bir Mehmet gibi, hayat onu hızlı yoruyor…

Vol I’ı “hobaaaaa nolcek şimdi?” şeklinde bitirip Vol. II’ya geçerken beğenmeyeceğimden ve sırf devam etmiş olmak ve biraz da meraktan olduğundan emindim ilginç bir önyargıyla. Sanki bu kısımda artık olaylar sıkıcılaşacak, belki de Joe’nun aforizmaları ve Seligman’ın yorumları beni bayacak, olay “Adını Joe Koydum: Jerome’un Yolu”na dönüşecek korkusuydu bu. Ama korktuğum olmadı. Joe’nun yolculuğu sürükledi de sürükledi…

En bi’ Delirium.

Film; 5 tanesi ilk kısımda, 3 tanesi ise ikinci kısımda olmak üzere toplamda 8 part. The Little Organ School en beğendiğim part olmakla birlikte, The Gun adlı partın ilk yarısında Joe’nun kendisinin de tarif ettiği gibi “maskülen agresif”liğine hayran kaldım. En gerildiğim part ise Mrs. H oldu. Uma Thurman’ı böyle bir rolde inanılmaz başarılı görmek beni şaşırttı. Onun o “hıaaaaaaaaaaaa” bağırışını ben de denemek istiyorum haftada bir kereliğine, stres atmak için. Delirium adlı part ise belki de en en etkilendiğim part oldu. Evet çünkü Joe’yu en iyi orada anladım…

Belki de en mutlu olduğum sahne. Hayır bana ne oluyorsa…

Şimdi hep beraber “hıaaaaaaaaaaaaaa!”

 

İlk parttaki B en azından Joe’yu başta tetikleyen kişi, ama kendisi davayı erken satıyor. Şimdi sorarım size, hepimizin hayatında B gibi arkadaşları olmamış mıdır?

 

L ve K en sevdiğim erkek karakterler. En azından ne istediklerini biliyorlar ve kısmen Joe için oldukça yararlılar.

Sevgili P sana laflar hazırladım ama terbiyem el vermeyecek.

O değil de bence K ile yakıştılar bunlar?

Seligman ise b*k yoluna gitti resmen. Ama hak etti mi? Haketti. Ayrıca film boyunca zaman zaman yandan sırıtışı finaldeki davranışı için ipucu vermiyor değildi hani.

Joe’nun annesi ve babası Joe’ya bakılıp tahmin edilebilir özelliklerde. Ama babaya üzüldüm. Vallahi de billahi de üzüldüm. Ayrıca biri bana Christian Slater’ın saçları gerçek mi, gerçekse neden öyle açıklasın.

Bir de garson olarak bir Udo Kier var ki, hemen ayağa kalkıp alkışladım…

Ian Fleming-Bond-Walther PPK göndermesi beni gülümsetmedi değil. En azından Seligman gibi insanlarla neden anlaşamadığımın ve kendimi Joe’ya daha yakın bir çizgide görmemin nedeni. Tanrı aşkına Ian Fleming okumamış bir insan neler neler kaçırıyordur düşünsenize?

Bu afişe bayılıyorum.

Filmin sübyancılığa bakış açısı ayrı bir önemli nokta. Rahatsız ediyor ama bir yandan da içimizde bir şeyin Joe’nun kurduğu mantığa onay verir gibi olduğunu hissediyoruz.

Film boyunca elimde kağıt kalem tüm diyalogları yazmak istedim. Öylesine güçlü, öylesine derinlerdi ki, belki de zaman zaman kendimi de tanımlayan… Daha derin bir inceleme yapabileceğimi hiç sanmıyorum bu filmle ilgili. “E o zaman burada işin ne, ne diye yazmaya başladın” diyebilirsiniz ama belki de benim de Joe gibi olgunlaşmam, kendimi ve vereceğim  örnekleri temellendirmem için biraz zamana ihtiyacım vardır?

Yürü be!

 

Nymphomaniac izlenmesi gereken bir film. En azından ben, defalarca izleyebileceğimi düşünüyorum. Tıpkı Joe’nun rahatlamak için açtığı yaprak defteri gibi…

Şimdi hemen gidip kendi ağacımı arayacağım bu saatten sonra.

Bir de artık her kaşık görüşümde aklıma korkunç şeyler gelecek.

Son olarak, sen ne karizma kadınsın Charlotte?

 

 

MÜŞRA DEMİR

Paylaş...Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Pin on PinterestShare on TumblrShare on VKEmail this to someone




There are no comments

Add yours