http://www.multibabydoll.com/wp-content/uploads/2017/09/sonbaharda-izlemeniz-gereken-filmler-1050x589.jpg

SONBAHARDA İZLEMENİZ GEREKEN FİLMLER

Şuradaki listede de belirtmiştim, bu sonbahar nedense tam istediğim lezzette. Yani şimdilik. Bu keyif hali de, diğer keyifleri beraberinde getiriyor. Film keyfi gibi. İzlenecek onlarca film, sonbaharı hissedebileceğimiz onlarca seyirlik var gibi geliyor.

Sonbahar denince akla gelen klişe aşk temasından biraz uzakta durmaya çalışarak, merkezine daha farklı sorunları koyan sonbahar filmlerini listeledim. Bunu listelerken de Fooduristik, Özge ve Tuğçe’den bolca yardım aldım. (Kim olduklarını hatırlayamadıysanız şu Sherlock videomuz yardımcı olacaktır. İşte size büyük sonbahar film listesi!

Ruby Sparks / Hayalimdeki Aşk

Her şeyiyle tam ama tam bir sonbahar filmi. Esas çocuğumuz Calvin ilk kitabıyla genç yaşında oldukça büyük bir başarı elde etmiş ama sonrasında “duraklama evresine” biraz fazla erken gelmiş bir yazar. Kendisine ilham vermesi için daktilosunun başına oturup kendisi için ideal sevgiliyi yaratıyor. Bir sonraki sabah ise kelimelerinin kanlı canlı olarak kanepede oturduğunu görüyor. Evet yarattığı “ideal sevgili” gerçek biri olarak hayatına dahil oluyor.

Atmosferinin sıcaklığı eşliğinde “ideal nedir? Her şeyin istediğimiz gibi olması gerçekten kusursuzluğa mı eşittir?” gibi soruları film boyunca sorgulatan Ruby Sparks’ta özellike Paul Dano’ya bayıldım. Ki kendisi normalde oldukça uyuz olduğum bir oyuncu. Bu filmle onu kırdı. Başrol arkadaşı Zoe Kazan ile gerçekte de evli olmaları ise filmle ekstra bir samimiyet kazandırmış.

Beginners / Yeni Bir Hayat

Her şeyiyle bir başka “tam sonbahar filmi” daha. Ailesiyle ilişkileri çok daha iyi Oliver; 75 yaşındaki babasıyla hem kendisini sarsan açıklaması hem de hastalığından dolayı yakınlaşıyor. Belki de çocukluğunda babasıyla o kadar ilgilenmemiş olan Oliver; babasının ölümüyle birlikte tercihlerini irdelerken kendi hayatını ve yalnızlığını sorguluyor. Çapraz kurgu ile içiçe geçmiş hikayeleri belirsiz sıralarda işleyen filmi izlerken sizi nasıl içine çektiğini anlamıyorsunuz bile.

Filmde özellikle Oliver’ın bir grafik sanatçısı olmasını; filmin belli yerlerinde düşüncelerini kağıda çizerek dökmesini, olayların geçtiği yıllara dair rastgele siyasi ya da popüler kültüre dair bilgiler vermesini tatlı buldum. Bir de tabii Oliver’ın aşkı bulduğu Anna ile otelde geçen hayatları da çok keyifliydi; insana “sanırım ben otelde yaşamak istiyorum” dedirtiyor.

Bir de unutmadan filmin gerçek yıldızı o sevimli köpek bence!

Ayrıca Christopher Plummer’ın buradaki rolüyle 75 yaşında En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar’ını aldığını da belirtelim.

Meraklısına not: Film aslında biraz yönetmen Mike Mills’İn hayatından izler taşıyor ve filmde gördüğümüz çizimler de Mills’e ait. Çizimler ise artbook olarak basılmış sonradan. Koleksiyonerlerin dikkatine.

Into The Wild

Into the Wild, bir metropolden vahşi hayata, kirlilikten saflığa ve temizliğe dönüş hikayesi. Önemli bir üniversiteden dereceyle mezun olan Christopher aynı zaman başarılı bir atlet. Mezuniyet sonrası verilen bir davette ailesine istediği hayatın bu olmadığını, bir şeylerin eksik ve yanlış olduğunu söylüyor.

Christopher tüm mal varlığını hayır kurumuna bağışlayıp sahip olduğu her şeyi evinde bırakarak bambaşka bir hayata doğru uzun bir yolculuğa çıkıyor. Alaska’nın ıssız ormanlarında sona eren bu yolculuk esnasında ve sonrasında Christopher, hayatını kökünden değiştirecek bazı kişilerle tanışarak, hayatın anlamını ve ölümün kaçınılmazlığını en sert haliyle deneyimliyor.

Etkileyici görüntüleri bir yana filmin benim için en güzel yanı; Pearl Jam solisti Eddie Vedder’ın hazırladığı soundtrack.

Filth / Pislik

Malumunuz, Irvine Welsh romanlarına hastayım. Trainspotting ve Tutkal iki ayrı şaheseri olabilir ancak Filth de ayrı lezzetiyle hem roman hem de sinema uyarlamasıyla çok özel bir yerde. Tabii konumuz James McAvoy’un başrolünde oynadığı ve çıktığı dönem bayağı ses getiren film versiyonu. Ana karakterimiz, her türlü ahlaki değerden yoksun olan polis memuru Bruce için terfiye giden yol bir hayli kutsal ve kendisi bu yolda tehlikeden tehlikeye koşarken rakip olarak gördüğü çalışma arkadaşlarına türlü tezgahlar hazırlamakta son derece yetenekli. Ancak durumu bu denli basit değil; zira uyuşturucu bağımlığı ve acı dolu geçmişi peşine bırakmadıkça hırsları ve halüsinasyonları katbekat artıyor.

Bruce, yakın zamanda yaşadıkları bölgede işlenen vahşi cinayetin soruşturmasını lehine çevirmek için tüm dikkatini bu davaya veriyor; eş zamanlı olarak da çalışma arkadaşlarının her birine ayrı bir tezgah hazırlıyor. Ne var ki uyuşturucu, karısının hayaleti ve peşini bir an olsun bırakmayan geçmişi başına türlü belalar açıyor.

Yer yer inanılmaz eğlenceli, yer yer melankolik ancak yansıttığı tarzın hakkını veren harika bir film Filth. Fazlasıyla parça parça olması soru işareti bıraksa da, sırf James McAvoy için bile izlenir. E bir de son maruzatım, bence tüm Irvine Welsh kitaplarını sinemaya Danny Boyle aktarmalı. Filmin afişinde kocaman “Trainspotting’in yaratıcılarından” diye ibare var ama ben oradaki yaratıcı tanımını kitabı sinemaya aktaran için kullanırım. Bu filmi de Danny çekmediği için muhtemelen; tadında çok az da olsa eksiklik var tabii.

Control / Kontrol

Harika fotoğrafçı ve klip yönetmeni (Depeche Mode’un melankolik klipleri desem bir şey uyandırır mı?) Anton Corbijn’in yönettiği film; efsanevi punk grubu Joy Division’un heyecan ve hüzün dolu hikayesini anlatıyor.
Ian Curtis adlı genç müzisyen dönemin ve punk tarihinin en ünlü grubu olan Sex Pistols’ın bir konserinden çıktıktan sonra, aynı tarz müzik yapmaya karar verir ve Joy Division adlı grubu kurar. Curtis’in liderliğindeki bu yeni punk grubu kısa sürede Manchester müzik piyasasını etkileyecektir.

Bir anda yükselen ve 24 yaşında intihar eden Ian Curtis’in hikayesi eşi Debbie Curtis’in anıları eşliğinde anlatılıyor. Ancak uyarı olarak, fazlasıyla melankoli içerdiğinin altını çizmem gerek.

Third Star

Benedict Cumberbatch’in canlandırdığı (yani kimin canlandırdığı önemli diye başa yazıyorum) James ölmek üzeredir ve en yakın üç arkadaşı onu hayatta en sevdiği yer olan Galler’deki Barafundle Koyu’na götürmek için yola çıkarlar. Yer yer ağlatan yer yer güldüren bu film, bittikten sonra dev bir boşluk hissiyle ekrana baktıran filmlerden.

Özellikle Benedict; melankolik ve sarkastik James’i çok iyi canlandırmış. Bir de yol hikayeleri seviyorsanız; güzel Galler manzarası eşliğinde izleyebileceğiniz bir film.

The Witch

Tabii sonbahardı, Cadılar Bayramı’ydı derken işe biraz okültist karanlık filmler eklemezsek olmaz. 17. yüzyılda İngiltere’de beş çocuğuyla birlikte ıssız bir ormanın içerisinde Hristiyan kurallarına sıkı sıkıya bağlı bir şekilde yaşayan William ve Katherine çifti, beklenmedik garip olayların ortaya çıkmasıyla bir gariplik olduğunu sezmeye başlar. Yeni doğan çocukları Sam, ardında hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolur, büyük kızları Thomas’ın ilahi sesler duyduğuna inanmaktadır, ikizleri ise tuhaf kafiyeler mırıldanmaya başlar. Bu durumlar ailenin başına gelecek büyük felaketlerin başlangıcı olur.

Yani filmi oturup “korkacağım ben” diye izlemeyin. Korku değil de, gerilim olarak değerlendirmek daha doğru.

Yayınlandığı dönemde (1-2 yıl öncesi olması lazım) çok konuşulan film bana göre gerçekten çok başarılı.

Absolutely Faboulous: The Movie

Absolutely Fabulous: The Movie aslında kült olmuş; kısaca Ab Fab denen bir dizinin yıllar sonra çekilen filmi.  Edina ve Patsy sıkı fıkı arkadaşlar. Lüks bir hayat, Londra’nın alışveriş içki ve club yerleri onların olmazsa olmazları. Büyük bir parti sırasında bir olay için suçlanıyorlar, medya da işe karışıyor ve acımasızca paparazziler tarafından takip edilmeye başlanıyorlar.

Ben bu iki yaşlı kokoşun maceralarını; çok yakın bir arkadaşımla ikimize benzettiğim için ekstradan seviyorum. Ayrıca filmde John Hamm’dan Alexa Chung’a; hatta Kate Moss’a pek çok ünlü ismi görmek mümkün.

Perfect Sense / Yeryüzündeki Son Aşk

Ana karakterimiz Michael ilişkilerde bağlanma sorunu yaşayan ama yemek pişirme konusunda usta olan bir şef. Soğuk görünümlü ama işinin ehl-i doktor Susan ise uzun zamandır özel hayatına kimseyi sokmadan, kendisini sadece işine vermiş biri. Susan ve Michael yakınlaşırken, tüm dünyada insanların duygularını bir bir yok eden bir salgın hastalık ortaya çıkıyor. İnsanların ortada belirli bir neden yokken önce koku ve tat alma, sonrasında duyma ve görme yetilerini kaybettikleri bir salgın hastalık baş göstermişken ilişkilerini yürütme çabalarını izliyoruz.

Mesela Michael ve Susan hayata daha fazla bağlanıyor, andan keyif almaya bakıyor, birlikte en gürültülü konserlere gidip, yavaş yavaş medeniyet ruhunu kaybeden sokaklarda geziyorlar. Benim için her açıdan anlam yüklü, etkileyici bir anlatıma sahip bir filmdi.Sahip olduklarımız elimizden alındığında ne hissedersiniz? Bir de geri gelmeyeceğini,yerine konmayacağını veya iyileşmediğinizi bilseniz. Peki ya bu kaybettiklerinize her geçen gün yenisi eklense,hayatta kalmanız için size ne lazım ? Bilemiyorum izledikten sonra belki de her gün dinleyip farkına varmadığım o favor şarkılarımdaki notalara daha çok dikkat eder oldum. Ya da kokunun, at almanın daha çok önemini farkettim…

Eva Green ve Ewan McGregor’ın (öhm) baş rolleri paylaştığı, adını hatırlayamadığım pek çok ödüle aday olan filmin yönetmeni; Tutku Nehri (Young Adam) filmiyle de BAFTA’da En İyi Yönetmen ödülünü alan David Mackenzie. (Young Adam filmine de koca bir öhm!)

Dipnot: Bu filmi hiç aklımda yokken izlememi sağlayan Tuğçe Yılmaz’a da buradan teşekkürü borç bilirim.

When Harry Met Sally

Bir yolculuk sırasında karşılaşıp tanışan Harry ve Sally isimli iki genç sohbetleri esnasında aynı üniversiteden mezun olduklarını, ancak daha önce hiç karşılaşmadıklarını fark ederler. Bu keyifli sohbet sırasında konu ikili ilişkilere gelir ve iki karşı cinsin arkadaş olup olamayacağı üzerine uzun uzun tartışırlar.

Sonuç ise arkadaş olamadıkları yönündedir. New York’a vardıklarında ayrılırlar ve ikisi de ayrı ayrı kendi hayatlarını yaşamaya devam ederler. Ta ki kader yollarını tekrar birleştirine dek…

Bundan sonrası ise pek de düşündüğünüz kadar klişe değil. Sonuçta tüm zamanların en başarılı romantik komedilerinden birinden bahsediyoruz!

Sleeping With Other People

Aslında bariz şekilde az önce anlattığım When Harry Met Sally’den esinlenmiş olsa da; 90′lar romantik komedilerini yeniden yaşatan; eğlenceli bir romantik komedi. Jake ve Lainey üniversite yıllarından tanışıyor olsalar da sonrasında hiç görüşmüyorlar. Aradan 12 sene geçiyor ve bir destek grubunda tekrar karşılaşıyorlar.

Her ikisi de ilk beraberliklerinden sonra hep aldatan taraf olan ikili; sağlıklı ilişkiler yaşamak için birbirlerine yardım etmeye çalışmaya karar veriyorlar.

Jason Sudeikis bana göre filmin bonusu, bu adamın içinde olduğu her filmde çok eğleniyorum ama burada dram oyunculuğunu da öne çıkarmış.

İyi Seyirler!

——————————————————————————

Kanalıma abone olmak için: http://bit.ly/2dtprcp

Bana ulaşabileceğiniz diğer hesaplar:

✉:multibabydoll@gmail.com

Instagram: https://www.instagram.com/multibabydoll/

Facebook: https://www.facebook.com/multibabydoll/

Twitter: https://twitter.com/multibabydoll_

Shop: spr.is/KingAnimal

MÜŞRA DEMİR

 

Paylaş...Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Pin on PinterestShare on TumblrShare on VKEmail this to someone




There are 7 comments

Add yours
  1. Ece Gezgin

    abla bugün gördüm ewan mcgregor senin instagramına yorum yazmış çok şanslısın! burdaki iki filmini de izlicem

  2. tamer k

    listede o kadar film var ama ewan ın sana yorum yazmasından sonra herkes adamın filmlerine yorum yapmış. bu adama dair anlamadığım şey oynadığı her şeyin kült olması. trainspotting in renton ı, sw nin obi wan ı, a life less ordinary nin salak aşığı, cassandra s dream in hırslı kardeşi. insan hayret ediyor. içinde yer aldığı her şey kaliteli

  3. gamze kahramanoğlu

    ohaaaaaaa ewan aşkım sana yorum!!!!111 yazmış ünlülere hayran olan biri değilim ama evlenmenin hayalini kurduğum tek oyuncu :( özellikle şu tüm dünyayı motorla gezdiği şey yok mu ondan sonra hasta olmamak imkansız :(


Post a new comment