%100FEST’in ardından…

 

Sanırım şu hayatta hiçbir şey için bu kadar çok heyecanlanmamıştım. Bundan sonra da heyecanlanmam. 6 Haziran’daki %100Fest’ten bahsediyorum. Ve tabii ki aynı akşam Soundgarden’ın bize yaşattığı müthiş geceden…

Perşembe günü işten nasıl çıktığımı hatırlamıyorum bile. Alelacele çalışma arkadaşlarıma söylediğim bir “Pazartesi görüşüüürüz (maalesef!)” sözü ve cevabını bile beklemeden yarım saat öncesinden servise koşturan ben.

Eve gidince asıl eziyet başlıyor, Sanki bir sonraki güne hazırlık işleri hiç bitmiyordu. Yılın en sevdiğim döneminde, en sevdiğim şey olan; bir müzik festivaline katılacağım (hem de aynı gece Soundgarden ile bir randevumuz var?) ve ben bir türlü hazırlanamıyorum sanki. Her şey; şu ne kadar çıkarsanız çıkın, finale ulaşamadığınız merdivenlerin olduğu kabuslar gibi.

Neyse ki saat gece 2’yi gösterdiğinde ben bilimum ıvır zıvırımı doldurduğum çantamı hazırlamış, ojelerimi sürmüş, bir sonraki gün giyeceklerimi kararlaştırmış (ah hava, ah yağmur!) bir şekilde uykuya dalıyorum, bir de kremlerimi sürerek. Tabii ki kalbim çarparak bir de…

Sabah oluyor. Sanki biraz geç kalktık gibi. Halbuki hedefim, en az 15 saat öncesinden gidip kapıda beklemekti tabii ama her şey biraz kader,kısmet… Zorla yapılan bir kahvaltı,uzun süren bir giyinme işlemi ve daha da uzun süren bir parfümlenme aşamasından sonra artık hazırım. En yakın konser arkadaşım da hazır. Evden çıkıyoruz ama yol boyunca başının etini yiyorum “gerilerde kalacağız sahne önü biletimiz olmasına rağmen, ah ah” diye. Yolda biraz daha sakinleşiyorum. Neyse ki hiç bitmeyecekmiş gibi görünen, tramvaydan indikten sonraki yürüme mesafesini de katediyoruz. Ancak kapının önü bomboş. Nedeni çok geçmeden anlaşılıyor. Belki de şu yağmurlu günlerin en sansasyonel anı o sabah yaşanıyor. Deli gibi yağmaya başlayan yağmurda, kapının önünde 5-6 kişiyiz, en önde biz olmak suretiyle! Görevli zannediliyoruz, ama hayır biz sabah erkenden yerini almış sadık kitleyiz, lütfen! Böylece “geç kaldık, geride kalacağız” laflarımı da yiyorum.

 

Deneyimlediğim en “fashionable” şey.

 

Kapıda satılan poşet yağmurluklardan almadan olmaz. Maalesef ki “stylish olma” kaygıları burada da kendisini gösteriyor, alt tarafı poşet olan (ki kendileri paketin üzerinde yazdığına göre “Rain Ponchos” imiş, vay vay vay!) bu yağmurlukların rengine takılıyoruz: Mavi mi olsa, kırmızı mı, yoksa lila mı? Çok iyi insanlar olduklarına inandığım satıcılardan dayak yemeden olaya bir son verebiliyoruz. Evet, sonuç olarak 3 renkten de aldık.

Kapılar halen açılmış değil. Şemsiyenin altına toplanmışız. Neyse ki kapılar açılıyor, bileklikler takılıyor. Bilekliklerimi çok seviyorum. Şimdiye kadar kağıt bilekliklere maruz bırakılmış ben için müthiş bir yenilik oluyor bu etiketimsi bileklikleri ühühühühü :(

İlk kez hile yapmadan bir sıranın en önünde yer aldığım ve tam istediğim gibi en önde ve en ortada (Kısaca Chris’in hizasında olacak şekilde) yer kapabildiğim için şaşırıyorum. Çok geçmeden en yakın arkadaşlarımdan biri  de coşkuyla alana dalıyor. Artık en önde 3 kişiyiz. Zaten bir iki kişi daha var maksimum. Biz bizeyiz yani.

Yağmur durmak bilmiyor. Artık kendimi hazırlamışım Black Hole Sun’ı yağmur altında söylemeye. Neyse ki bir süre sonra hem bekleyişimiz hem de yağmur duruyor. Tabii biz halen afet bölgesinden bildiren muhabirler gibi gözükmekteyiz, o ayrı.

Gren sahnede harika bir açılış gerçekleştiriyor. Keşke hava şartları öyle olmasaydı da daha çok kişiye ulaşabilselerdi tabii. Ama olsun, sonuç olarak biz de yavaştan ısınmaya başlıyor, festival havasına giriyoruz.

Ardından gelen Özge Fışkın’a ise tek kelimeyle hayran kalınası buluyoruz. Hali,tavrı,enerjisi ve tarzıyla sahnede canlı izlemekten inanılmaz keyif aldığım bir isim. Özellikle “Bunlar da Geçer” parçasında coşuyoruz da coşuyoruz. Performansının sonunda, havaya rağmen yağmur çamur dinlemeyip gelen kitle,müziğin bu birleştirici gücü ve bu tarz festivallerin gerekliliği adına söylediği cümleler; Fışkın’ı gönlümüzde daha da özel bir yere koymamıza neden oluyor.

 

Melis Danişmend tam olarak acıkmaya başladığımız dakikalara denk geliyor. Arkadaşımla birlikte yiyecek keşfine çıkıyoruz. Çeşitler güzel, alınabilecek en mantıklı şey ise ekmek arası şeyler ama biz tabii ki de en imkansızı istiyor; kumpir alıyoruz! Aldığımız dört bardak içeceği de üzerime boca etmem bile modumuzu düşürmeye yetmiyor. Neyse ki çok olan nazik görevliler, ikinci seferde bizim alanımıza kadar içecekleri getiriyor.

 

Bu sırada alanda gördüğümüz Harun Tekin’le fotoğraf çektirme imkanı buluyoruz. Tüm önyargılarım kırılıyor, sanırım gördüğüm en alçakgönüllü ve sempatik insanlardan biri o olabilir!

Malt’ın sahne aldığı dakikalar alan keşfimize denk geliyor. Zaten akşama doğru sanki zaman geçmeyecekmiş gibi bir hal alıyor.

 

Bilenler bilir, 92′ Pinkpop’u gibi durmuyor mu? (Sanki çok gitmişim gibi!)

 

Neyse ki Foma çıkınca hepsi unutuluyor. Kesinlikle dünya standartlarında olduğunu düşündüğüm bir performans sergiliyorlar. Hele ki o kapalı hava ve sahnedeki vahşi performans nedeniyle kendimi 90’lardaki herhangi bir Pinkpop Festival ‘de bile sanıyorum bir ara. Kesinlikle gerçekten havaya girdiğimiz an, o andı!

 

Solistin tişörtüne bayıldığımı ve en yakın zamanda kendime de öyle bir şey yapacağımı ise belirtmeliyim!

 

 

Sahneye Mor Ve Ötesi’nin çıkmasıyla birlikte alan daha da doluyor. Biralarımızı da alıp, izlemek için daha da hazır hale geliyoruz. Arada bir parantez açmak gerekirse bira ve yiyecek gibi ürünler gayet ucuzdu (hem de serin serin pek güzeldi biralarımız) ve sorunsuz şekilde alınabiliyordu. Keza, tuvaletler de gayet sorunsuzdu. Bu açıdan bile 10 puan!

 

 

Mor ve Ötesi şarkılarına hep bir ağızdan eşlik ediyoruz. Sahnedeki büyüleyicilikleri çok ama çok farklı olan bir grup Mor ve Ötesi… Nitekim duyarlılıklarını sahnede de gösteriyorlar.

 

 

Cambaz ve Bir Derdim Var en çok eşlik edilen şarkılar olarak kayda geçiyor. Finalde ise Harun Tekin’in “Hepimiz Soundgarden’ı bekliyoruz. Bizim dönemin insanları için çok ayrı bir yerdedir. Soundgarden çalmaya çalışıp çalamadığımız dönemleri bilirim” sözleri bizi bir kez daha “aaa doğru akşam onları göreceğiz yahu” şeklinde heyecanlandırıyor yine.

 

 

Biraz dinlenmek için yerlere yatıyoruz. Daha doğrusu arkadaşlarım yerlere yatıyor, ben onların üstüne yatıyorum. (Chris’e üstüm başım pis gözükmek istemem zira) İyi ki de bu dinlenme molasını veriyoruz, çünkü az sonra karşılaşacaklarımızdan habersiziz. Evet Kaiser Chiefs’ten söz ediyorum!

Sahneye fırtına gibi giriyor Rick Wilson. Zaten tarzını beğendiğim bir isim. Yine en sevimli ve karizmatik haliyle karşımızda. Derken yerinde duramıyor sahneden aşağıya atlıyor,  önümüzden geçip giderek en arkalara dek ulaşıyor, ilk parçasını da arkada bitiriyor! Bu maraton bununla da kalmıyor, ne olduğunu hala çözemediğim bir alana tırmanıyor, Never Miss A Beat’i olabilecek en büyük coşkuyla söylüyor, söyletiyor. O anlarda en son hatırladığım ceketimi fırlatıp, arkadaşımla omuz omuza zıpladığımızdı!

Bu videoyu dikkatli seyredelim!

 

Tekrardan önümüze gelen Rick yerinde yine duramıyor. Sahneye tırmanıyor da tırmanıyor. Bir süre ağzımız açık bakmaktan şarkılara eşlik edemiyoruz. Ben tüm acımasızlığımla “adam kaysa, düşse, ölse; Soundgarden da iptal olur” şeklinde düşünüyorum. Neyse ki bunlar olmuyor. Rick bu işlerin ustası. Ruby’yi söylediği an kalabalık büyük bir coşkuyla eşlik ediyor. Sanırım en ama en mutlu olduğum anlardı. Ağzım hala kulaklarımda bu anları hatırladıkça… Ama asıl tepe noktası sanırım Oh My God‘a eşlik ettiğimiz dakikalardı. Nakarı bilen veya o dakikaya kadar bilmeyen herkes  avazı çıktığı kadar bağırarak eşlik etti. İşte konserlerdeki bu ruhu çok seviyorum!

Tarzı bile pek ciciydi yahu!

 

 

Rick bu defa eline tefini alıyor, tempo bir an olsun düşmüyor (ve fark ettiyseniz yazı da “Kaiser Chiefs’in Maceraları halini almaya başlıyor). Arada bir şeyi belirtmek isterim ki, kesinlikle bundan böyle artık bir Kaiser Chiefs hayranıyım ve olur da yolları buralara tekrar düşerse en önde yerimi alacağımı düşünüyorum.

 

 

Tefi, finalde “o piti piti” çekilişiyle oldukça istekli bir seyirci kapıyor. Setlist almak için ölüp biten adama yardım olsun diye, en öndeki kız grubu olarak “setliiiğğğst” diye duyulmamış bir tizlikte bağırıyoruz. Ama nafile, setlist başkasına gidiyor. Neyse ki, “çok iyi insanlarsınız” şeklinde bir söz duyabiliyoruz.

Ve diğer molalardan daha farklı bir molaya giriyoruz. Fark şu, bu mola bittiğinde Soundgarden çıkacak ve biz bu molada oturmayacağız. Chris ve saz arkadaşlarının sahneye çıkışını kaçırmayacağız. Hepimiz bu kararlılıkla beklemeye başlıyoruz. Gökyüzünde ay çıkmış, saat artık 22:30’u göstermiş ve biz Soundgarden ha çıktı ha çıkacak modundayız.

 

 

Çok geçmeden sahne ışıkları gözümüzü alıyor, ve hayatımın grubu; hayatımın adamı eşliğinde sahneye çıkıyor. Hepsi ayaklı birer karizma kütlesi gibiler. O kadar dev bir enerji ve atmosfer var ki, mutluluk gözyaşları dediğimiz saçmalık bile akmıyor gözümden.Neredeyse ardı arkası kesilmeyen kahkahalar atar durumdayız mutluluktan. Şimdiye dek en etkilendiğim ve başarılı bulduğum performans olarak tarihime geçiyorlar.  Ayrıca bittabi Chris Cornell de ömrümde görüp görebileceğim en kusursuz insan.

 

 

Ses limiti ve ses yasağı Soundgarden’a en büyük hakaret oluyor ve belki de bu yüzden sahneden  biraz kırgın ayrılıyorlar ama olsun. Ayrıntılı Soundgarden Konseri İncelemesi için buraya alalım ayrıca buradaki bir iki cümleyle olmaz bu işler!

Festivalden alabildiğimiz tüm kareler aşağıdaki galeride. Tüm video ve fotoğraflar için Gözde ve Mesut’a sonsuz teşekkürler!

 

 

SOUNDGARDEN KONSER İNCELEMESİ İÇİN BURAYA BİR TIK ALALIM!

 

 

Özet olarak 2 yıl önceki Tuborg Goldfest’in önüne koyduğum bir etkinlikti %100FEST. Dinlemeye gelen kitle de,atmosfer de, sanatçılar da çok ama çok farklıydı. Alandaki kitle gördüğüm en gerçek “rocker” kitleydi. Yaş aralığı inanılmaz derecede genişti. Tüm bunlarla birlikte gördüğüm en şık ve özenli kitle de buradaydı. Böylesine harika insanları bir şekilde Soundgarden’ın etkilemesi ve onları bu alanda birleştirmesi bile, durumun harikalığını anlatmaya yeter diye düşünüyorum. Tüm bunlar abartı değil, o gece çok ama çok özeldi. Zaten ağzımızın tadı kaçmasın diye, bir sonraki gün katılmadık biletimiz olduğu halde. Eminim ki kendi müzik zevki çerçevesinde giden insanlar ikinci günden de kayif almıştır. Ama bizim için yapılmış ve yapılabilecek olan en iyi gece buydu. Bundan sonraki tek dileğim Türkiye’de bunun gibi festivallerin daha çok yapılması. Bir de tabii hem Rusty Cage alacağımızı almak, hem de grubun gönlünü almak adına, Soundgarden bir kez daha gelsin. Lütfeeeeeeeennnn!!!!!…

 

 

MÜŞRA DEMİR

 

Paylaş...Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Pin on PinterestShare on TumblrShare on VKEmail this to someone




There are no comments

Add yours