PFW 2026 tam da istediğim gibi geçiyor. Ölçülü her şeye elveda!
Sonbahar/Kış 2026 sezonu, podyumlarda herkese göre bir hikaye anlatmıyor; tam tersine karanlık, lüks ve tavizsiz bir rock n’ roll ruhunun uyanışını fısıldıyor. Bu sezon mesele sadece kusursuz bir vitrin mankeni gibi görünmek değil; tehlikeli, kışkırtıcı ve sınırları zorlayan bir tavrı üzerinize giymek. Tahammül edilemez derecede “sadece şık” olan kıyafetlerin devri kapanırken; tüllerin ardında saklanan gizli bir isyanın, jilet gibi keskin bir estetiğin ve gölgelerin ihtişamının zamanı başlıyor. Hadi Sonbahar/Kış 2026 Paris Moda Haftası’ndan öne çıkanlara bakalım!
Rick Owens: Dünyanın Sonunu Kutlayan Lüks

Rick Owens her zamanki gibi kıyameti lüksle kutluyor. Geleneksel güzellik algısına atılmış karanlık ve ihtişamlı bir tokat bu. Owens, endüstriyel ve distopik silüetleri öyle bir heykelsi zarafetle sunuyor ki, o kasvetli tasarımların içinde kendinizi yenilmez hissediyorsunuz. Dünyanın sonu gelse bile, o enkazın üzerinde yürürken giymek isteyeceğiniz tek zırh. Koleksiyonun özeti bir tür Mad Max seti gibi.
Isabel Marant: Indie Sleaze Uyanışı

Marant’ın o klasik “umursamaz Fransız kızı” kılıfını yırtıp atın; bu sezon podyumda buram buram ter, deri ve gece yarısı asiliği var. Tam bir ‘Indie Sleaze’ ve rock chic uyanışı! Gece üçte karanlık bir rock barından çıkmış, sabahın ilk ışıklarına kadar sokaklarda kaybolmuş ama o umursamaz tavrıyla hala odadaki en cool kadın olan o silüet geri döndü. Salaş deriler, asi katmanlar ve kimseden onay beklemeyen bir seksapel. Dilerim hayatını iPhone’u ile tüm görünümlerini belgeleme ihtiyacı duyanlara değil de gerçek rock chic’lere ulaşır bu parçalar!
Loewe: Sürrealizmin Karanlık Zekası

Jonathan Anderson aklımızla ve algılarımızla oynamaya devam ediyor. Loewe podyumu, sıradanlığa tahammülü olmayanların oyun alanı gibiydi. O “anlaşılmaz” veya “tuhaf” görünen formların, asimetrik kesimlerin altında aslında kitleleri peşinden sürükleyecek şeytani bir zeka yatıyor. Zihni kışkırtan, lüksü sadece bir etiket olmaktan çıkarıp modern bir sanat performansına dönüştüren, entelektüel ama bir o kadar da karanlık bir vizyon. Jonathan Anderson etkilerinin hala devam ettiğini de görmezden gelemeyiz tabii ki.
Schiaparelli: İtaat Ettiren İhtişam

Daniel Roseberry’nin yarattığı bu evren, üzerinize geçirdiğiniz bir kıyafetten çok daha fazlası; odaya girdiğiniz an herkesi sessizliğe ve size itaat etmeye mecbur bırakacak bir güç gösterisi. Vücudu altın detaylar ve simsiyah kadifelerle adeta ulaşılamaz bir tapınağa dönüştüren, hipnotize edici ve kesinlikle dominant bir lüks. Yalan yok, işçiliğini ve yaratıcılığını takdir ettiğim Schiaparelli modaevine çok da bayılmıyorum. Benim için her zaman fazla “kostüm kostüm.” Ama bu sezon en sonunda benim zihnime de oturan bir yol bulmuşlar gibi duruyor.
Issey Miyake: Akışkan Zırhlar

Miyake’nin o ikonik pilelerini bu kez havada süzülen romantik bir şiir gibi değil, teni saran organik bir zırh gibi düşünün. Bedeni kısıtlamayan ama onu fütüristik bir formun içine hapseden o hareketli yapılar, kendi içinde çok sessiz bir güç barındırıyor. Hem doğaya aitmiş gibi doğal hem de bir laboratuvardan çıkmış kadar kusursuz ve endüstriyel. Yani yine bildiğiniz -ve sevdiğiniz- Miyake.
Mugler: Kusursuz Tehlike

Keskin omuzlar, bedeni bir yılan gibi saran formlar ve teni cesurca bir silaha dönüştüren dekolteler… İşte bu tam anlamıyla saf ‘Dark Feminine’ enerjisinin vücut bulmuş hali. Hiçbir kusuru affetmeyen, tavizsiz, vahşi ve buram buram güç kokan ama aynı zamanda Bay Mugler’den 80/90’lar referanslarını da almaya devam eden bir manifesto bu.
Givenchy: Gotik Romantizmin Jilet Kesikleri

Sarah Burton’ın Givenchy’deki yeni çağında, arşivlerin tozunu üfleyip Hubert de Givenchy’nin mirasını adeta bir neşterle yeniden şekillendirmiş. O jilet gibi keskin, neredeyse bir zırhı andıran maskülen terziliğin, aniden tenle buluştuğu karanlık ve cüretkar dekolteler… Siyah derinin ve sivri formların, bedeni saran akışkan kumaşlarla birleşimi
Bu, sosyal medyada dolaşan basit bir ‘dark feminine’ trendi değil; bu, kendi karanlığıyla barışık, kimseden onay beklemeyen bir kadının üniforması. Gotik romantizmin o ağır, neredeyse isli ve sarhoş edici havasının kusursuz bir işçilikle birleştiği bu parçalar, fazlasıyla karanlık, tavizsiz derecede lüks ve sonuna kadar rock n’ roll.
Dior: Tüllerin Ardındaki Gizli İsyan

Jonathan Anderson’ın Dior için hazırladığı ikinci koleksiyonu sadece şık bir “bahçe partisi” veya tatlı bir nostalji olarak tanımlamak büyük bir haksızlık olur. Anderson, o klasikleşmiş peplumları ve tütüleri alıp onları modern bir başkaldırının üniformalarına dönüştürdü. O gösterişli kumaşların ve cesur denim parçaların ardında, aristokratik zarafetin yeraltı grunge kültürüyle çarpışması yatıyor. Bu sezon Dior, sadece güzel giyinmeyi değil, sürrealist ve sınırları zorlayan bir kimliği üzerimizde taşımayı vadediyor. Kuralları yıkan bir zarafet… Yani Jonathan Anderson yine bildiğiniz gibi.
Alaïa: Pieter Mulier’den Mimari Bir Ağıt

Pieter Mulier’in Alaïa’daki tarihi son defilesi, göz kamaştıran ünlü izleyicilerinden veya ayakta alkışlanmasından ziyade, modanın formla kurduğu ilişkiyi baştan yazmasıyla hatırlanmalı. Bu sıradan bir veda koleksiyonu değildi; Mulier kumaşı bir heykeltıraş gibi yontarak podyumu hareketli bir sergi salonuna çevirdi. Yerçekimine meydan okuyan, bedeni hapseden değil ona güç veren o geometrik ve yapısal silüetler, tasarımcının ardında bıraktığı sessiz ama devasa bir anıt gibiydi. Bedene övgü dolu, melankolik bir kuğu şarkısı. Bu kadar övgüler döşediğime bakmayın bu arada, Alaïa bana göre çoktan vadesini doldurmuş moda evlerinden biri. Dilerim bundan sonrasında markayı sırtlanıp taşıyacak 10 Jonathan Anderson kuvvetinde bir kreatif direktör gelir.
Chloé: Pastoral Bir Rüya Değil, Şehirli Amazonlar

Uzun süre sonra yine bir Chloe koleksiyonu için bir şeyler hissedebildim1 Chemena Kamali’nin Chloé koleksiyonuna basitçe “Cottagecore” (kır evi estetiği) veya köylü elbiseleri demek, onun vizyonunu fazlasıyla basitleştirmek olur. Uçuşan fırfırlar, ekoseler ve minik çiçek desenleri bu kez romantik bir masumiyetten ziyade, modern ve göçebe kadınların zırhı olarak karşımıza çıkıyor. Kamali, feminenliğin ve yumuşak dokuların aslında ne kadar sarsılmaz bir güce sahip olabileceğini kanıtladı. Bu, eskiye duyulan bir özlem değil; karanlık romantizmle harmanlanmış, ayakları yere çok sağlam basan asi bir kadın gücü gösterisiydi. Biraz Wuthering Heights esintisi? Belki de…
Saint Laurent: Gölgelerin ve Fısıltıların İhtişamı

Sadece “yıldız gücü” ile özetlenemeyecek kadar derin bir podyumdu Saint Laurent. Gösterişli olmak yerine, bilinçli ve tehlikeli bir sessizliği tercih eden tasarımlar izledik. Keskin, jilet gibi omuzlar ve bedeni bir gölge gibi saran likit ipekler… 80’lerin o bağıran güç giyimi, tüm aşırılıklarından arındırılarak saf bir özgüvene indirgenmişti. Bu kıyafetler dikkat çekmek için çaba sarf etmiyor; tam tersine, gecenin karanlığında sadece fısıldıyor ve herkesi o fısıltıyı dinlemeye mecbur bırakıyor. Ama tüm bunların yanında son bir kaç sezondur aynı şovu izliyor gibi hissetmiyor muyuz?
Stella McCartney: Ekolojik Fütürizm

Sadece sevimli binicilik referanslarıyla sınırlandırılamayacak kadar yenilikçi bir vizyon. McCartney, sürdürülebilir modayı “toprak tonları ve keten kumaş” klişesinden çıkarıp, adeta bilimkurgu filmlerinden fırlamış, akıcı ve ultra-modern bir estetiğe taşıyor. Organik dokuların yüksek teknolojiyle harmanlanmış gibi görünen formlarla buluştuğu bu tasarımlar, doğaya dönüşün ilkel bir şekilde değil, çok daha vizyoner ve fütüristik bir yolla gerçekleşeceğinin sinyallerini verdi.



