http://www.multibabydoll.com/wp-content/uploads/2014/06/Untitled--1050x1243.jpg

Hayatımı değiştiren gece: Soundgarden İstanbul Konseri

Ne kadar süredir beklediğimi ben bile unutmuşum…
Soundgarden konserinden bahsediyorum. Dakikalar geçmek bilmiyor, sahne sanki kuruldukça kuruluyor. Sabahtan beri, resmen sağanak yağmurun altında bekledik. Daha da beklenilir. 1 ay bekle deseler dahi o alanda ayakta bekleyebilirim.  Ama artık kuruduğumuza göre konsere hazırız. Yani ben az sonra hayatıma anlam kattığını kabullendiğim şarkıları canlı canlı mı dinleyeceğim? Tüm bunlara ek olarak, az sonra boğazı yırtacağımdan da habersizim tabii…

 

 

Derken saat 22:34’ü gösteriyor. Çevremdeki çoğu insan anlamıyor ama ben hissediyorum yavaştan, kulağa gelen melodiyi. Evet, zaten saniyeler sonra hep bir ağızdan “Is it to the sky?” şeklinde bağırıyoruz.

 

 

Hala gözlerime inanamıyorum. Evet hala inanamıyorum. Oysa beklentilerimi hiç ama hiç düşük tutmamıştım ki?

Arkama bakıyorum, bir anda sanki karınca sürüsü basmış konser alanını. Tekrardan önüme dönüyorum ve evet hala oradalar, Chris Cornell, Kim Thayil, Ben Shepherd ve Matt Cameron’ı aratmayan Matt Chamberlain

 

 

Sabahtan beri dinlediğimiz,izlediğimiz sahneden çok daha farklı bir atmosfer var sahnede. Şimdiye dek belki de kaydına ulaşılabilecek, hatta ulaşılması imkansız bile sayılacak olan tüm performanslarına ulaşıp izleyen ben; gördüklerim karşısında şaşkınım. Haftalardır kafamda büyüttüğüm grup, belki de imkansız seviyesinde beklediğimden de yüce bir şekilde karşımda durduğu için şaşkınım. Zaten sonrasında da ben, ben değilim artık…

 

 

Flower ile birlikte kısa bir nostalji havası esiyor ve deli gibi eşlik ediyoruz. Ama sanırım tüm seyircinin ilk kez bağlarını kopardığı an çok geçmeden Spoonman’de yaşanıyor. Kafamı nasıl sallayarak eşlik etmişsem, şu anda bu satırları boynumu garip bir pozisyonda tutarak yazıyorum. Chris kalabalığı istediği gibi yönlendiriyor resmen : ” Feel the rhythm with your hands,Steal the rhythm while you can, spoonman!”

 

 

Belki de her konserin en beklenen anlarından biri geliyor, tabii ki Outshined! Sanki yıllardır o şarkıya eşlik etmeyi bekliyor gibiyim… Her defasında daha kuvvetli şekilde üstüne basa basa “outshined” diye bağırıyorum, bağırdıkça daha da güçleniyorum. Zaten bu konserin benim için anlam güç ve mutlulukla ilgili. Normalde belki bir iki gözyaşı dökebileceğimi düşünen ben, bir kez olsun ağlamadım! Yani bu konserin yaşattığı mutluluk hissi benim için ancak bir başka Soundgarden konseriyle kırılabilecek bir rekor artık. Her şarkıyla kendimi daha da güçlü ve iyi hissettim…

 

 

Tekrar konsere dönelim:

Bu sırada konser için bastırdığım tişörtü en önde sallıyorum. Chris uzun süre tişörte takılarak söylüyor şarkıyı. Ben de sahneye fırlatıyorum ancak sahneye ulaşamıyor. Bunun üzerine, üstümdeki Soundgarden tişörtünü çıkarıp fırlatıyorum,  o da ulaşamıyor. Buna takılacak zaman bulamıyorum (zaten konser sonunda ödülümü alıyorum) çünkü belki de sadece bir Soundgarden fanının değil, her insanın kendisinden geçeceği kesin olan şarkı başlıyor: Black Hole Sun.

 

 

Bu kadar içtenlikle bir şarkıya eşlik edildiğini daha önce hiç görmemiştim.Şarkıyla birlikte sanki kalabalık daha da yükseliyor.Hepimiz küçük bir ayinin konukları gibiyiz. Ama kesinlikle ruhu doyuran bir ayin. Sözler sanki bu gece, ayrı bir anlamlı. Bir kez daha neden hayatımın grubunun Soundgarden olduğunu anlıyorum. Ayrıca dünya üzerindeki en güzel gözlere sahip olduğunu düşündüğüm Chris’in gözlerine bakarak bu şarkıyı söylemek çok bir başka…

Neyse ki Jesus Christ Pose başlıyor ve hareketleniyoruz. Bu şarkıya oldum olası taparım ama canlı olarak dinlemek de ayrı bir ayrıcalıkmış. Kollarımızı iki yanda açıyor, artık nereye gittiğini kontrol edemediğimiz kafalarımızla birlikte boğazımızı parçalaya parçalaya eşlik ediyoruz.

 

 

Daha önce de belirttiğim gibi, bu parçayla birlikte anladım ki Matt Chamberlain kesinlikle Matt Cameron’ı aratmıyor. Enerjisine hayran kalmamak mümkün değil. Kim Thayil yine en sakin ama en muzip eleman. Tüm dikkatli tavrına rağmen göz teması yakaladığı seyirciye gülümsemekten geri kalmıyor. Ben Shepherd belki de en eğlenceli isim. Sevimli ve cool? Bence kesinlikle en doğru tabir bu olur.

 

 

Chris Cornell’e gelince… Kendisine beslediğim duyguları (!) bir yana bırakıp konuşacak olursak, sanırım bu gözlerin gördüğü en mükemmel insan olabilir. Yaşını zerre göstermemesi bir yana, bir erkeğin bu kadar yakışıklı olması? Hiç adil değil. Fit hali,saçları,duruşu,yüzü, sevimliliği, 89’daki halinden “eksiği yok fazlası var” haliyle çıldırmamamız mümkün değildi tabii ki. Sahne önünde tam ortayı kapan kızlar olarak deli gibi bağırdık. Bir grup zombi gibiydik, Chris de tabii ki ulaşmayı en çok istediğimiz et. Özellikle kendi çığlıklarım fazlasıyla sansasyoneldi, kabul ediyorum. Zaten bir süre sonra Chris de bıyık altından gülmeye başladı. Tabii biz bunun sonrasında daha da bağırdık, bağırdık…

 

 

Yanımdaki kızlardan kollarını demirleye dayayıp hayran hayran izlemeyi tercih edenler olduğu gibi, adamı süzerken efkarlanıp sigara içenler de vardı. Yüzü, elleri, fiziği… Nasıl vakit bulduysak, 5 dakikada adamı tümüyle inceleyip notumuzu verdik. Sonuç: Kusursuz!

 

Dünyadaki en güzel eller yahu!

 

Sahneye bir King Animal tişörtüyle çıkan Chris Cornell, albümden biraz bahsediyor. Gülümsemesi yanımdaki en yakın arkadaşımda “ay ölürüeeeeeeüüüüüüğğğeeemmm sanaaaağğğ” bağırışına neden oluyor. Sahiden yahu o nasıl güzel bir gülümseme öyle? Belki de buradan okuyunca Chris hakkındaki her şey biraz abartı gibi geliyor ama ona bakarak hipnotize olduğunu söyleyenler bir veya iki kişi değildi! Kaldı ki erkekler bile “adamsın!” “yürü be!” şeklindeki sözlerle, zaman zaman kıskanç yorumlar yapsalar da desteklediler Chris’i. Ama en komik yorum, arkadaki erkek seyirciden geldi: “bu kadar yakışıklı olmanın ne gereği var yani?” (yani kelimesi yerine siz uygun bir küfür koyun, sonuna bir küfür daha koyun. O zaman gerçek haline ulaşabilirsiniz bu demecin.)

 

 

Öhm, tekrardan konsere dönecek olursak hayatta en büyülendiğim anlardan birine geliyoruz: Like Suicide. Bir kez daha artık neden Soundgarden dışında bir şeyi dinleyemediğimi anlıyorum. Hipnotize olmuş şekilde şarkıyı dinlerken, Kim Thayil de gitarını konuşturuyor.

Been Away Too Long ile biraz da günümüze uğruyoruz. Tempo tekrardan yükseliyor, bizim çığlıklarımız fırsat buldukça tekrar yükseliyor. Ben nasıl hem bu kadar harika çalıp hem de harika söyleyebildiğini düşünüyorum hala.

 

The Day I Tried To Live benim için beklenmedik bir sürpriz. Gözlerimi zaman zaman kapayarak kalan son sesimle bağırarak eşlik ediyorum. Yazarken bile bir garip oldum…

My Wave ile artık bariyerleri aşmak üzereyiz. Evet, heyecandan. Bundan daha coşkulu ve heyecanlandıran bir konser şarkısı düşünemiyorum. “Keep it off my wave, My wave!” diye bağırdıkça, ben hayatımda bundan daha mutlu olacağım bir an geçiremeyeceğime daha da ikna oluyorum. Tanrım hayatta en sevdiğim insanlarla yan yanayım ve sahnede ise “Soundgarden” var!

 

 

Superunknown’un başlamasıyla birlikte artık “Superunknown 20. Yıl kutlaması”nın bir parçası olduğumuzun farkına varıyoruz. Hep birlikte zıplayarak muhtemelen küçük bir deprem yaratıyoruz ama olsun. Sonuçta parça Superunknown ve coşmamamız, konseri bırakıp gitmek kadar imkansız…

Sonra gündeme de oldukça uygun olduğunu düşündüğüm Blow Up The Outside World geliyor. Hayatımda hiç bu kadar içten bağırdığımı hatırlamıyorum. Eller yukarıda, hep bir ağızdan bağırıyoruz. Seyircinin enerjisi de azalacağı yerde daha da büyüyor.

 

Fırtına gibin.

 

Fell On Black Days’de, ben koca bir alanın nasıl aynı duyguları paylaşabileceğini görüyorum. Kim Thayil’e bir kez daha hayran kalıyorum. Chris Cornell’in ise her şarkıda değiştirdiği gitarları ayrı bir hayran kalma durumu yaratıyor. Her gitarı ayrı güzel ve her yeni gitar geldiğinde daha da heyecanlanıyoruz bir sonraki şarkı için…

Sanırım bir başka “beklediğim an” geliyor. Burden In My Hand. Benim için her şeyiyle inanılmaz derecede özel bir şarkıdır bu. İlk kez Soundgarden’ı tanımaya başladığım zamanlar geliyor aklıma. Ne tanımakta geç kalmışım ne de arayı çok açmışım. Tam zamanında olması gerektiği yerde, bu konserdeyim. Benim için bir tür güçlenme, mutluluk, pervasızlık,kalenderlik gibi müthiş güzel duyguların simgesi Soundgarden. Bunu bu parçaya eşlik ederken bir daha hatırlıyorum.

 

 

Bu coşkulu ve hipnotize edici ayin için olabilecek en etkileyici kapanış, Chris’in Beyond The Wheel’in sözlerini söylemesiyle başlıyor. Soundgarden tarihindeki belki de en etkileyici parça, bizi de etkisine alıyor. Yarım ay altında izlediğimiz konser daha da büyüleyici  bir hale geliyor, Chris resmen vokal dersi veriyor. Tanrım, ömrümün sonuna kadar sadece bu adamı dinlemek istiyorum! Yere çömeliyor ve o ünlü kafa sallayışını yapıyor (saçlarının mükemmelliğinden bahsetmiş miydim?) Biz de tabii ki aynı şekilde sallıyoruz. Kesinlikle çok, hem de çok ama çok özel bir andı.

 

 

Nasıl geçtiğini anlamadan, Chris mikrofon sopasını yere atıp teşekkürünü ediyor, Kim eline birasını alıyor, Ben Sheperd ise sigarasını tüttürüyor (kesinlikle cool olmanın tanımını yeniden yapıyor bu adam tavırlarıyla).Bu sırada setlist benim oluyor. Ve pena da. Şaşkınlıkla birlikte yaşadığım coşkuyu o sırada yerimde tepinip sevinç çığlıkları atarak belli ettim ama hala nasıl sevinçliyim anlatamam.

 

 

Seyirci ise ne olduğunu anlamıyor, anlamıyoruz. 15 dakika daha alanda bekliyoruz. Arada çakan şimşeklerin de etkisiyle iyice Seattle havasına giren sağdaki bir seyirci grubu (ki bunlar ciddi ciddi çalışmışlardı derslerine, bravo) gaza gelip Hunger Strike bile istemeye başlıyor. Ama tabii ki nafile. Davulların da söküldüğünü gördüğümüzde ancak ikna olup çıkışlara yöneliyoruz ama resmen gözümüz arkada kalarak…

Setlist’e baktığımda Rusty Cage’i çalmadıklarını gördüm. O da alacağımız olsun zaten. Bir kez daha gelin, bol bol gelin lütfen sevgili Soundgarden. Ses yasağının azizliğine uğradık bence hepimiz (ki düşündükçe hala sinirleniyorum). Soundgarden da kırılmakta sonuna kadar haklı ama böyle bir seyirciyi gördükten sonra festival kapsamında değil de tek olarak bile gelebileceklerini düşünüyorum.

 

 

Ve unutmadan… Bu, kesinlikle konserin etkisinde kalmakla ilgili değil. Bir şekilde, gerçeğin farkına varmakla ilgili. Eğer ilk çocukluk aşkım, asla unutamayacağım grup Guns N’ Roses ise, Soundgarden da hayatımın bundan sonrasını domine edecek ve etkisinden asla kurtulamayacağım “o” aşktır. Ben bu konserde bunu anladım. Konser alanında Soundgarden’ı dinleyen kitleye baktığımda bile mutlu oldum. Geniş bir yaş aralığında, hepsi hayatta gidecek bir yolu ve fikri olan birbirinden “güzel” insanlar. Ve bir şekilde ben de bu Soundgarden ailesine böyle bir geceyle katıldığım için mutluyum. Kesinlikle hayatımın en özel ve en harika gecesi…

 

 

Bir başka mutluluk duyduğum şey ise… Chris’in dünyadaki en mükemmel insan olduğuna onlarca insanla tanık olmak.

Ben o gece bir kez daha rock festivallerine, seyircinin kenetlenmesine, Soundgarden’ın müziğine, yarattığı atmosferine, tüm elemanlarının o karakteristik özelliklerine aşık olarak ayrıldım festival alanından. Ve bir kez daha Chris’e aşık olarak tabii ki…

 

Konserden alabildiğimiz tüm kareler aşağıdaki galeride. Tüm video ve fotoğraflar için Gözde ve Mesut’a sonsuz teşekkürler!

 

 

%100FEST İNCELEMESİ İÇİN İSE BURAYA BİR TIK ALALIM!

 

MÜŞRA DEMİR

 

Paylaş...Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Pin on PinterestShare on TumblrShare on VKEmail this to someone




There are no comments

Add yours